Anasayfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anasayfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SATIRARASI MİM #1

YAZAR : Çarşamba, Ağustos 31, 2016

Merhabalar
Uzun zamandır mim yapmıyordum. Sevgili arkadaşım Yurdagül http://www.dahamutluyuz.com/ blogunun sahibi beni mimlemiş. O zaman yapalım dedim.
Teşekkürler arkadaşım.

Soru 1: Nasıl blog yazmaya başladınız?
Hani güzellik yarışmalarında yarışmacılara nasıl katıldıklarını sorunca derler ya "arkadaşlarımın ısrarıylan:)" diye, benim blog yazmaya başlamam tam anlamıyla öyle oldu. Yıllar önce oğlum daha küçükken ona uyumadan önce masallar anlatırdım ama bu masalları kendim uydurur, içlerine bir mesaj sıkıştırır öyle anlatırdım. Ben biraz saçma bulurdum masallarımı ama eşim bana sürekli "bu masallarını yazsana, bir blog aç, orada yaz" derdi. Bende "amaaan saçma masallarımı kim okuyacak ki?" derdim. 3 yıl önce iş arkadaşım Ayfer'e yaptığı DIY projelerini paylaşması için bir blog açtığımda o da ısrarla bana blog açmamı söyledi. "Ne anlatacağım ki?" dediğimde "ne anlatırsan güzel anlatıyorsun, hayatını paylaş" dedi sağolsun. Yani eşim ve Ayfer'in teşvikiyle açtım blogumu. (Teşekkürler bana benden daha çok inanan güzel insanlar) Bu kadar süre yazabileceğimi sanmıyordum. Bir süre sonra bırakırım diye düşünüyordum ama çok sevdim blog dünyasını. Bir sürü arkadaşım oldu, şahsen tanımasamda çok sevdiklerim oldu. Zaman zaman blogumla ilgilenemesem bile mutlaka okumaya zaman yarattığım arkadaşlarım oldu.
komik güzellik yarışması karikatür ile ilgili görsel sonucu
Soru: 2. Blogunda daha önce yazmadığın bir tarzda yazsan bu ne olurdu?
Şehir rehberi gibi bir şey olurdu. Aslında blogumda bir kategori açmayı da düşünüyorum bu konuyla ilgili. Çünkü ben bir yere gideceğim zaman bloglara bakarım o şehirde nerelere gidilir, nerede ne yenir, ne yapmadan dönmemeli? gibi.....

Soru:3. Bloglarda okumayı en çok sevdiğin konular nelerdir?
Kişisel blogları okumayı seviyorum. Faydalı bilgiler veren blogları, psikoloji ile ilgili yazıları okumayı çok seviyorum.

Soru: 4. Hayatta yapmayı en çok istediğiniz 3 şey ne?
3  mü sadece:))) 1. Çok klasik olacak ama dünyayı gezmek(ben bir yay burcuyum:))))
2. İnsanların kendilerini daha iyi hissetmelerine, kendi değerlerini fark etmelerine yardımcı olabilmek, hayatlarına olumlu bir dokunuş yapabilmek.
3. Çocuklarıma mutlu olabilecekleri bir gelecek için rehberlik edebilmek.

Fringe Dizisi

YAZAR : Salı, Ağustos 23, 2016
Merhabalar
Bir süredir Fringe dizisini izliyorum. Bilim kurgu aksiyon, doğa üstü olaylar ve FBI var. Başrolde ortadaki sarışın bayan Olivia Dunham var . Bir FBI ajanı. Yanındaki erkeklerde bir baba oğul. Baba Walter Bishop bir bilim adamı ve devlet için çalışan  gizli bir laboratuvarda "sınır ötesi bilim" adını verdikleri bir takım deneyler yaparlarken bir kaza sonucu asistanının ölmesi üzerine akıl hastanesine kapatılmış ve 17 yıl orada kalmış. Taaa ki Olivia Dunham onu bir davaya yardım etmesi için çıkarana kadar. Ancak sadece  birinci dereceden akrabası gözetiminde çıkabileceği için de oğlu Peter'ı da bu konuda ikna ediyor. Peter Bishop son derece zeki (IQ'su 180 di yanılmıyorsam) ama düzenli bir eğitimi ve işi yok. Neyse ekibimiz bunlar. Dünyada olağan dışı olaylar oluyor ve bu ekip çözüyor:) 
Konusu böyle dizinin. Ama ben diziyi izlerken düşündüklerimi anlatmak istiyorum. Her bölümde farklı bir olay işleniyor ama 50 dakikada bazı şeyleri yetiştiremedikleri için havada kaldığını düşünebiliyorsunuz. Yani toparlamaya çalışırken çok çabuk geçiyorlar. Sonra saçma olduğunu düşündüğüm, "yok artık" dediğim ve özellikle Walter Bishop'un her konuyu biliyor olmasını da hiç inandırıcı bulmadığım bir sürü sahne var. 
Olivia Dunham karakteri de çok soğuk, mekanik gibi geliyor bana.  Hayattaki tek amacı işi, ilişkilerle ilgili sıkıntılı gibi hissettiriyor. Aslında diziyi heyecanla seyrediyorum ama bunlarda eleştirilerim . 
Bir de hayran kaldığım "keşke bizimde olsa" dediğim bir şey FBI ve güvenlik dendiğinde bütün kapıların açılması. Neredeyse sorgusuz sualsiz istenilen her şeyin yapılmasının mümkün olması. Güven sorunu olmaması, senin işin benim işim tartışması olmadan, bürokrasi olmadan işlerin yürütülmesi.

Sonuç olarak eleştirilerim olsa da kesinlikle izlenmesi keyifli, sıkılmadan, merakla izlenebilecek bir dizi olduğunu belirtmeliyim. Diziyi izlerken şu an doğa üstü olarak algıladığımız bazı şeylerin gelecekte mümkün olacağını ve doğal görüleceğini düşündüm. Yani şu an imkansız gibi görünen şeylerin teknolojik ve bilimsel ilerlemelerle imkanlı hale gelebileceği düşüncesini oluşturdu bende. İnsanlığın hayrına olsun da ne olursa olsun:)))

Bir Kadından, Diğer Kadına Mektup

YAZAR : Cuma, Temmuz 22, 2016

"Yaklaşık 1 milyon kez okunmuş Didem Arslantürkl'ün güzel bir yazısını sizinle paylaşmak istiyorum"
----------------------------
Bir Kadından, Diğer Kadına Mektup

"Bir liste var önümde; yıllar sonra edindiğim. Senin bir kenara not düştüklerin gibi; bunlar da benim biriktirdiklerim. İster altına ekle, ister kendininkilere kat. İster dikkate al, ister kaldır at.

1) KARİYERİNİ KIZLIK SOYADINLA YAP

Şimdi toz pembe, biliyorum; öyle oluyor başta. Ortalarda da idare ediyor hatta. Ama gün geliyor; "kocanın soyadı ile" tanındığını fark ediyorsun. Boşanma aşamasına geldiğinde, yeni bir SEN inşa etmek zorunda kalıyorsun. İş hayatında o güne kadar yaptığın her şey - eğer kocan, mahkeme kararıyla onun soyadını taşımana izin vermezse - alt üst oluyor. Hem, ne gerek var ki "izne" vs'ye? Adınla soyadınla, şânınla yürü. Kalıcı olan SENsin.. senin emeklerin.

2) ÇALIŞ. SAKIN DURMA

Kocan sana diyecek ki "Yahu ne gerek var, ben para kazanıyorum zaten. Sen tadını çıkar evdeki hayatın. Çocuğuna bak, günlere git, spor yap, mutfakta oyalan, alışverişe falan çık, devril yat, takıl istediğin gibi." Tatlı gelecek, kolay gelecek, işine gelecek belki. Yapma. Kendini geliştirmeyi, kendine yatırım yapmayı bırakma. Yeteneklerine yönel, hayallerini unutma. Oku, çalış, üret. Seçimlerinin; bir zaman sonra "bir başına ve ayakta isen", anlamı olacak.

3) KENDİ ÖLÇÜNÜ KENDİN AL

Sana "o kadar güçlü değilsin" diyecekler. "Sen başaramazsın" yaftasını yapıştıracaklar. "Bu da nereden çıktı", "ulaşabileceğin hayaller kur" falan diye de yumurtlayacaklar. Yavaşlatacaklar seni. Şaşırtacaklar, yanıltacaklar. İşin kötüsü, bazen potansiyelinin olmadığına "inandıracaklar" da, kimbilir.. Aman ha, sakın durma, kanma. Sen, neyi başarmak istersen O'sun. Bilfiil kendisi hem de. Nereye bakarsan, oraya gidersin. Senin ölçünü senden başka kimse alamaz. Kendi kıyafetini kendin dik. Nasıl istiyorsan, öyle ol. Uzlaş ama değişme, dönüşme.

4) KANTARIN NE KADAR TARTIYOR?

Her topa girme. Her sorumluluğu alma. Her yükü taşıma. Sonradan ruhsal çöküntü yaratacak, sana "keşke" dedirtecek hiçbir şeye soyunma. Rol çalma. Unutma; her kantar, belirli bir ağırlığa kadar tartar. Fazlasını almak, kantarı yorar. Her şeyi başarmak zorunda değilsin; her sorunun çözümü sende değil. Sen de diğerlerinden farklı değilsin. Enerjinle, moralinle, zaten taşıdığın yüklerinle, gidecek epey yolun var. Çünkü ne oluyor biliyor musun; bir süre sonra insanlar seni takdir etse de, kıyamadıklarını söyleseler de, bu naif (!) yaklaşımlar bi' b...ka yaramıyor. Madalyan ve hastalıklarınla başbaşa, hayatı sorgulamaya başlıyorsun. Nerede mi? Hastane koridorlarında, uykunu aradığın akşamlarda, elin kolun kalkmadığında, hayata dair umutlarını sorguladığında. Yapma. Sakın yapma.

5) KENDİ ŞARKINI SÖYLE

Seninle dalga geçecek kimileri. Giydiğin elbiseye, kahkahana, oturuşuna-kalkışına karışacaklar, sözüm ona "doğru"ya çekecekler seni tüm iyi niyetleriyle (!). "Aman dans etme, beceremiyorsun" diyenler çıkacak. Sesinin kötülüğünden dem vuracaklar.. Susma. Kendi şarkını söyle. Canın nerede, ne zaman, nasıl istiyorsa, öyle söyle. Hayatın, "senin şarkın". Notalar senin, kulak senin, ses senin. Ne istiyorsan, onu söyle. Kendi şarkını yaz. Bağıra çağıra söylemeye başladığında, altında senin imzan olsun. Kendi şarkısını yazamayanlar lâf atacaktır; gülümse.

6) HAFIZANI DİRİ TUT.

Neydin sen? Neredeydin? Nereye gidiyordun? Nasıl olacaktı? Neler yaşayacaktın? Sorularını sakın bırakma. Her sabah, kahveni içerken listene göz at; neresindesin, n'apıyorsun? "Biz" olup bambaşka bir maratona girmişken; "ben" bir yerlerde tıkanmış, arkadan nefes nefese, önündeki kâfileye umutsuzca bakıyor olabilir mi?

Sakın unutma. Başlangıç noktanı, başlangıç sebebini; yürüdüğün yol ile teyit et.

7) KALBİNİ DİNLE

Ne olursa olsun, neye mâl olursa olsun, kalbini dinle. Seni nereye götürürse götürsün, sana ne yaptırırsa yaptırsın, kalbini dinle. Dibine kadar sev, sonuna kadar git, olmadıysa bambaşka bir yola git.. Hattâ istiyorsan dur ama hep kendini, hep kalbini dinle. İnsanların eğilimlerine, tepkilerine, eleştirilerine aldanıp, "onaylanan" yolu seçme. Kendi yolundan git. Kalbinin yolundan.

8) VAZGEÇMEYİ BİL

Israr etme. Bittiyse, diretme. Serbest bırak kendini de, yolundakileri de. Eğer kader diye bir şey varsa, elbet tecelli edecek. Eğer "farklı" olacaksa bir şeyler; elbet o "yeni" de paşa paşa önüne gelecek. Bırakmayı bil. Vazgeçmek=Özgürlük. Vazgeçmek=Yeni seçimlere ilerlemek. Ve hiçbir seçim, geleceği "özünde" değiştirmeyecek: Özendiğin insanlar kadar özgürsün, sürprizlerle dolusun, rengârenksin sen de.

9) HERKES GİTTİĞİNDE, KALAN MANZARA SENİ MUTLU ETSİN

Kocan gidebilir. Çocuğun Allah'ın emri gidecek. Annen, baban.. Eninde sonunda yalnız kalacaksın. Cebinde ne varsa, kaderin o. Hesapladın mı, neler birikmiş çıkınında? Ne kadar erken, o kadar iyi. Henüz harekete geçmediysen, şimdi başla.

10) HER BAŞLANGIÇ İYİDİR

Seçimlerini yaparken, şartlara takılma. O şartlar, bu ânın şartları ve senin bugüne kadarki tecrübelerinle geliştirdiğin inançların. Hepsi bu. İçindeki o BAMBAŞKA SENle tanışmadın, onu keşfetmedin daha. O SEN, seni hep mutlu edecek, yalnız bırakmayacak; emin ol. Kendine tutun. Başlangıçlar insanı diri tutar. Bitişlere tutunursan, düşersin. İÇİNDEKİ SENe şans ver. Seni utandırmayacağını göreceksin."

DİP'in ve İllüzyon'un yazarı, Didem Deligönül


Salı Notları

YAZAR : Salı, Mayıs 17, 2016


*Dün gece rüyamda Canan Karatay'ı gördüm. Blogumda bir yazı paylaşıyormuşum ben "Canan Karatay'ın Giyim Stili Tüyoları" adı altında. Canan Karatay'la da röportaj yapmışım sanırım:) Giyim konusunda Canan Hoca'nın sloganı varmış; "Benim ne giydiğimin benim için bir önemi yok ki sizin için önemli ben görmüyorum ne giydiğimi, siz görüyorsunuz" diyormuş:)
 
* Aslında çok mutsuzum son dönem ülkemdeki olaylardan ama umutsuz olmamaya çalışıyorum. Bir de özel hayatımda 12 yıllık bir dostumu kalbimin baş köşesindeki tahtından indirmiş (yada o kalktı gitti diyebilirim) olmanın üzüntüsü var.  O kadar üşüdüm ki. Kalbimin o kısmı boş kaldı, rüzgar girdi sanki o boşluğa:((((  Sadece hırs ve paranın insanlara yapabileceklerinden bir kez daha korktum .Ama yaşadığımız hiç bir şeyin boşuna olmadığını düşündüğüm için anlamam gerekenleri anlayıp yola devam edeceğim.
* Eşim diyor ki "insanlara çok fazla anlamlar yüklüyorsun ve beklentiye giriyorsun. Sonra da seni hayal kırıklığına uğratınca çok yıkılıyorsun. Senin istediğin o dostluklardan yok artık" . Çok iyi bildiğimi sanmama rağmen her karşılaştığımda şaşırıp hayal kırıklığına uğramama ne demeli? Menfaatler söz konusuysa insanlar hiç kimseyi tanımazlar. Kimse size karşı değil , herkes kendi tarafında sadece:(((((
*Annemin her zaman "ben hassas bir insanım güçlü değilim" der ve ben hep ona kızarım. "Güçlü olmalısın, o kadar hassasların dünyası değil burası" . Ama zamanla fark ediyorum ki ona benziyorum. Zaten her kadın hayatının bir döneminde mutlaka annesine benzediğini fark edermiş. Hatta annesinin en kızdığı özelliklerinin kendisinde olduğunu görünce sarsılırmış:)

Olun Ya da Olmayın- Sosyal Medyanın Yeni Fenomeni

YAZAR : Cuma, Mart 18, 2016
Sosyal Medyanın yeni fenomenleri çöp karakterler
Nasıl ortaya çıkmış? Facebook'ta "Be Like Bill(Bil Gibi Olun) sayfasının sahibi Milano'da yaşayan bir Moldova'lı Eugeniu Croitoru'nun çizimleriyle başlamış herşey ve hızla yayılmış.İnternet görgü kurallarının nasıl olması gerektiğiyle ilgiliymiş çizimler başta ama sonrasında herşeye uyarlanır olmuş.  Arapça'da ki adı "Bilal" yada "Beşir" İspanyolca da "Jose" gibi kararkterler türetmişler. , Türkiye'de tek bir isim üzerinde uzlaşma sağlanamamış ama yine de de Facebook'ta "Ayşe&Ali Gibi Ol" adında bir sayfa var.
Aslında bunu anlatmayacaktım ben ama Hürriyet'te okuduğum bir haberi paylaşıp "Bu Nannette Hammond Barbie'ye benzemek için yıllarını ve parasını harcadı. Siz onun gibi olmayın" demek için yani sırf bu espiriyi yapabilmek için araştırdım sizler için:)))

Barbie'ye benzemek için 1,5 milyon TL'ye yakın para harcadı

42 yaşında ABD Ohaio'da yaşayan 5 çocuk annesi Nannette Barbie bebeklere benzemek için bugüne kadar 500 bin dolar para harcamış.
 

Ben dehşete kapıldım okurken. İnsanın bu derece şuurunu yitirmesine ama daha da hayrete düştüğüm şey eşinin onu destekliyor olması ve söyledikleri " O harika bir eş ve anne. Onun mutluluğu benim için her şeyden önemli" demiş adam. Yani ne diyiiiim bulmuşlar birbirlerini. Tabi paraları da adam harcıyor.
 
Bu hanımefendi genç kızken görüntüsü yüzünden çok ezik hissediyormuş kendini. Çok kompleks yapıyormuş ki yukarıdaki fotoğraflara bakınca fena da değilmiş hatta hoşmuş bence. Şimdi neye dönüşmüş yorum sizin. 
Yani aslında alan razı satan razı bana ne oluyorsa ? Beni sadece böyle örneklerin kanıksanıp genç kızlara örnek olmasından endişeleniyorum. Doğrunun, olması gerekenin bu olduğunu sanıp kendine işkence edecek kadınlara "hayııır lütfen kendinize bunu yapmayın, size bunun güzel olduğunu söyleyen, öyle olmanız için baskı yapan medyaya inanmayın" diye bağırarak uyarmak istiyorum.
Robotlar çizgi filminde bir cümleyle yazımı bitirmek istiyorum. Yeni robot parçaları satan çok büyük bir şirketin CEO'su olan robot diyor ki; "Robotlara oldukları gibi güzel olduklarını söylerseniz nasıl para kazanırız". Değil mi ama? 




Nostaljik Pazartesi- Kadın ve Erkeğin Bakış Açısı

YAZAR : Pazartesi, Şubat 22, 2016
Kadın ve Erkeğin Bakış Açısı


Merhaba
Bu karikatürü gördüm bugün ve sizinle paylaşmak istedim. Olay aynı ama kadın ne düşünüyor erkek ne? Eskiden bir kitap okumuştum "Erkekler Mars'tan Kadınlar Venüs'ten" . Çok ilginç gelmişti . Erkekler sonuç odaklı düşünürler, kadınlar tüm ayrıntıları.

Bu konu bitmez. Yıllarca üzerinde konuşulmuş, tartışılmış ama hiç eskimeyen bir konu. Ben bazen evlilik için derim ki: "Allah iki bambaşka düşünen insanı aynı eve koymuş, hadi anlaşın nasıl anlaşırsanız? Kafa göz mü yararsınız? Orta bir yol mu bulursunuz? Ne yaparsanız yapın" dermiş gibi. Bu kadar farklı olmamızın bir sebebi olmalı.
Kadınların kendini ifade etme yeteneği süper. Konuşma yönünden kesinlikle erkeklerden daha başarılıyız. Daha sosyaliz, duygusal zekamız daha üstün. Her tartışmada özür dileyen, haksız duruma düşen hep erkekler oluyor nedense:) Ne bizimle oluyor ne bizsiz.


Bir de erkekler ne der, aslında ne demek ister? Onedio.com'dan bir kaç tane seçtim:)

*Arkadaşlar sinemaya gidiyormuş, beraber gidelim mi?

(Ben gidicem valla, sen ister gel ister gelme)


*Aşkım bu elbise sana hiç yakışmıyor, giymesen olur mu?

Ulan bu elbiseyle her tarafın belli oluyor, adamı deli etme de açık şeyler giyme.

*Ne alakası var.

( Var. )


*Şaka yaptım ya, alınmadın umarım.

(Ciddi söyledim, anlamadın umarım)


*Hiç de düşündüğün gibi değil.

( Tam da düşündüğün gibi. ) 


*Öyle demek istemedim.

( Tam da öyle demek istedim. )




Kilo Sorunsalı

YAZAR : Çarşamba, Ocak 27, 2016
Beni hiç merak etmiyor musunuz? Ne yaptı bu kadın? Rejim yapıyordu, bıraktı mı? Kilo verdi mi? Soran eden yok. Hani bırakırsam bana "iradesiz" falan diyerek hakaret edecektiniz? Öyle anlaşmıştık. Ama siz merak etmeseniz de ben söyleyeceğim zaten. 2,5 kilo vermişim an itibariyle. Çok mutluyum ama nerdeyse 1 ay oldu ve aslında az vermişim. Az olsun sağlam olsun diye teselli ediyorum kendimi. Çünkü hızlı giden, hızlı gelir.Aslında bu da bir züğürt tesellisi ama olsun.
Kilo olarak az kaybetsem de spordan dolayı epey bir incelme ve şekillenme durumu söz konusu. Çünkü insanlar bana "zayıfladın sen, inceldin" falan diyorlar. Motivasyon oluyor tabi bu da. İlk haftalar kadar sıkı olmasa da rejime devam ediyorum ve bu süreçte bir şey fark ettim. Eskiden de 1 hafta 10 gün gayet güzel rejim yapmışlığım vardır ama istikrarlı olmadığım için ve bunun biteceğini sandığım için veremiyor muşum ben kilo. Yani şöyle anlatayım 3-5 kilo verdikten sonra eski yeme düzenine tam gaz geri dönüp, hatta "kilo verdim nasıl olsa" diye daha bi rahat yediğimdenmiş sıkıntı. Yani demem o ki rejim yapıp az yemeye alışacaksın ve bunu sürdüreceksin arkadaşım. Mide kapasiteni zar zor küçülttükten sonra tekrar büyütmemek için çabalayacakmışsın. Ben anladım deneme-yanılma yoluyla, siz bana inanın deneme-yanılma yöntemi hem çok maliyetli, hem de uzun sürüyor, kendiniz anlamak için uğraşmayın yani:)))
Canımın istediğini çok yemenin özgürlük olduğuna dair bir inancım varmış benim(bu inancımı nasıl fark ettiğimi daha sonra anlatacağım-otohipnozu anlatacağım yani) . Oysa ki Hz Ali'nin bir sözü var "az yersen sen yemeğin sahibi olursun, çok yersen o senin sahibin olur".
Yani arkadaşlar özetle diyorum ki kilo veremiyorsanız inançlarınıza bir bakın. İkincil kazancınız var mı? Yani kilo vermediğinizde size ne kazandıracak bu? Kesinlikle içten içe , sizin bile fark etmediğiniz bir inancınız vardır. Yani bilinçaltınız bir kazancınız olduğuna inanıyordur.Bunu daha ayrıntılı anlatacağım arkadaşlar ve yaratıcı imgelemeyi de . Sevgili Kestane Fiyonk istemiş bu konuda yazmamı. Sen istersen ben yazmaz mıyım cancağızım ? Ama azzzz sonra:))))


İyi ki Doğdun Oğlum

YAZAR : Salı, Ocak 19, 2016
 
Benim güzel oğlum. İyi ki doğdun Sen doğunca ben anne oldum. Çok sevdim bu duyguyu. Ne anaçmışım ben? Sen doğunca fark ettim. Çok şey fark ettim sen doğunca. Bir insanın başka bir insan için her şeyden vazgeçebileceğini mesela. Benim uykum çok değerlidir ve beni uyandırmaya ailem, arkadaşlarım herkes çok korkar. Tek korkmayan sendin mesela:))) Ve tek sana kızamadım. Bir yudum yemek yedirebilmek için 40 takla atabileceğimi , yediğin zaman bu dünyadaki tüm sorumluluklarımı yerine getirmişim gibi hissedeceğimi, hasta olduğunda başka hiçbir şeyin öneminin kalmayacağını, senin mutluluğunun mutluluğum üzüntünün mutsuzluğum olacağını ve gözümde hiç bir zaman büyümeyeceğini fark ettim. 13 yaşını doldurdun artık genç statüsüne giriyorsun ama sana baktığımda kara-kırmızı ve yarısı açılmış bir ağızdan oluşan bir surat görüyorum. Ağzın açık çünkü çok ağlıyordun. Sanki bir şey istemişsin de vermemişiz gibi ciyak ciyak ağlayışın nasıl bir travma yaşatmışsa artık bende, hiç unutamıyorum.
 
Bir de her şeyi sorup bana "deymi anne(değil mi anne)?" diye onaylattığın bir dönem vardı. O dönemi unutamıyorum. Kardeşin olunca kıskançlık dönemini de, okula başladığında öğretmeninin verdiği ödevleri uçak yapıp camdan attığın dönemi de unutamıyorum. Hiç ödevim yok diyerek ödev yapmadığın için öğretmeninden aldığım "lütfen çocuğunuzla biraz ilgilenin" notunu da unutmuyorum.
Kardeşine hamile olduğumu sana söylediğimizde ve kimseye söyleme dediğimizde "tamam" diyerek gördüğümüz herkese "biliyor musunuz biz aslında 4 kişiyiz" dediğini de unutmuyorum.
2,5 - 3 yaşlarında bir gece senin yatağında seni uyutmak için yattığımda bana "beni uyutup onun yanına mı gideceksin" dediğini de unutmuyorum. "O" dediğinde babandı yani kıskanç kedim benim.
Yine 3 yaşlarında falan yağmur yağarken bana "anne Allah yukarıdan yağmur yağdırırken kendisi de ıslanıyor mu" diye sormanı da hiç unutamıyorum. 
Unutmadığım her şeyi gülümseyerek hatırlıyorum ama kızamıyorum bile sana. Çünkü doğduğunda yüzüne bakıp "bu dünyada herkes seni sevebilir ama anne sevgisi farklı” diye düşünmüştüm ve dünyadaki bütün kayın valideleri anlamıştım:)))) Oğullarını paylaşmak istememelerini anlamıştım. Çok utanıyorum ama ne yapayım "gelinim kim olursa olsun onu sevmeyeceğim heralde" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama şimdi diyorum ki seni sevsin, sen onu sev başka bir şey istemem. Annem bana der ki"bakışınızdan anlıyorum ben sizin ne düşündüğünüzü" ben de sizin ne hissettiğinizi anlıyorum ve iyi hissetmeniz için de elimden ne gelirse yapmak istiyorum.
Seni seviyorum oğlum. Allah uzun , sağlıklı,mutlu,huzurlu bir ömür versin .

Hiçbirşey Satın Almadan Yaşayabilir miyiz ki?

YAZAR : Pazartesi, Aralık 07, 2015
Hiçbir Şey Satın Almadan Yaşayabilir miyiz ki?

Öyle kızgınım ki şu an baldan tatlı öfkemle yemin edebilirim "hiç bir şey satın almadan yaşayacağım" a. Mağazalara girdiğiniz satış elemanları kırk takla atarlar satış yapmak için ama olurda değiştirmeniz gerekir bir ürünü "ay yok siz bunu kullanmışsınız, yok şurasında bu var, burasında şu var, yok kullanıcı hatası vb...." bahanelerle değiştirmeyip sizi çileden çıkarmak için ellerinden geleni yaparlar. Dersiniz ki "gerçekten kullanmadım" neredeyse yemin eder yalvarırsınız kendinize inandırmak için. Tamam belki yalan söyleyen insanlar vardır ama ben 3-5 kuruş para için dürüstlüğümün sorgulanmasına dayanamam.Kızılay Atatürk Bulvarı'nda bulunan Pino mağazasına girmek gafletinde bulunmuştum geçen hafta. Göz kalemi almıştım ama denememiştim. Eve gelip denediğimde yakışmadığını düşünüp değiştirmeye gittiğimde satıcıların davranışlarından çok rahatsız oldum. İnandıramadım arkadaş . Kullanmadığıma inanmadılar resmen ve satarken gülücükler saçan o satıcı kızlar ve kasada duran bey bir nemrut bir sorgulayıcı bakışlar ki sormayın.Hatta dedim ki "tester kalemlerden de farklı renkle değiştirin", onu bile kabul etmediler. Bende bıraktım kalemi çıktım. Kullanmayacağım bir kalemi ne yapayım ki? Genelde satış işinde çalışan insanların işlerinin zor olduğunu düşünüp anlayışlı davranmaya ekstra çaba gösteririm ama gerçekten haketmedikleri bir nezaketle davrandığımı düşünüyorum artık. Aldığım ürünü değiştirmeyi hiç sevmem zaten . Kim sever ki "eve gideyim sonra beğenmeyip kapris yapayım" diyen yoktur zannımca. Satıcıların bu davranışlarını şikayet edebileceğimiz yerler olmalı bence. Resmen saldırgan davranışlarla satış yapıyorlar ve buna hakları yok. Baattin ne güzel özetlemiş aslında:)


baaddin pıçak karikaturleri

Bugün bu olayın ardından "hiç bir şey almayacağım" diye düşünürken bir yıldır hiçbir şey satın almayan bir kadının hikayesiyle karşılaştım . Evrene gönderdiğim elektirik cevap verdi bana:)
İdolümsün Sayın Selma Hekim:)


"Bir yıldır hiçbir şey satın almayan Selma Hekim ile tanışın
Deniz Aytekin
Dünyanın dört bir tarafında, özellikle Amerika ve Avrupa'nın büyük şehirlerinde tüketme üzerine kurulu dünya düzenine kafa tutan örnekler görmeye alıştık artık. Çöp atmayan restoranvejetaryen şehirhava temizleyen kaldırım gibi aykırılığı ile gezegene yarar sağlayan örneklerle eskiye göre daha çok karşılaşıyoruz. Peki İstanbul'da, burnunuzun dibinde bir yıldır hiçbir şey satın almayan biri olduğunu söylesek tepkiniz ne olur?
Almadım isimli blog'un sahibi Selma Hekim, bir yıl önce başladığı hiçbir şey satın almama deneyimine başarı ile devam ediyor. Gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaçlarının dışında son bir yıldır satın aldığı ürün sayısı beş. Cilt uzmanının aldırdığı bir cilt ürünü, sıcakla mücadele etmek için aldığı bir beyaz şal, bir kalıp sabun, telefon şarjı ve bir tane bileklik. Selma Hanım'la satın almama deneyimini ve bu deneyimin ona neler kattığını konuştuk.

Deniz Aytekin:Biraz kendinizi ve Almadım macerasına atılmanızın arkasında ne gibi motivasyonlar olduğunu anlatır mısınız?
Selma Hekim: Ben aslında uzun yıllardır ekolojik hareketlerin kıyısında köşesinde dolanmış ama daha bir- iki yıl önce kendi hayatımızda ciddi değişiklikler yapmazsak yakında çok geç olacağını fark etmiş biriyim. 41yaşındayım, 22 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Boğaziçi Üniversitesinde çalışıyorum, aynı zamanda sanatçıyım.
Almama kararım aslında bir sürecin sonucu. Etrafımdaki binaların, AVM’lerin, reklamların, ürünlerin, eşyaların, trendlerin yarattığı korkunç fazlalıklar dünyası ve tüketerek bu dünyanın tuğlalarını bizim oluşturduğumuzun farkına varmam en önemli neden. Ben aldıkça 3. köprü, HES ler, alışveriş merkezleri yapılıyordu ve almaya devam ettikçe bunların yapılmasına itiraz etmem samimiyetsizleşiyordu. Ayrıca satın almak ihtiyaçtan çok bir tür kısa süreli psikolojik tatmin yaratıyordu ve sonrasında daha mutsuz hissediyordum. Sufizm, yoga gibi öğretilerle ilgilenmem ve onlardaki bir lokma bir hırka felsefesi de etkin oldu almamamda.
Bir yıl hiç bir şey almamak ise ani bir karadı ve kararımdan dönmemek için hemen bunu çevreme açıkladım. Takip ettiğim ekolojik oluşumlardan çok ilham aldığım ve çok şey öğrendiğim için de kendi deneyimimi  paylaşmaya karar verdim ve bir blog ile facebook sayfası açtım. Bir yıl bir şey almayarak çok önemli bir şey yaptığımı ya da dünyayı kurtaracağımı düşünmüyorum ama bu bakış açısını yaymak önemli ta ki tüketmemenin takdir gördüğü bir çevre oluşturana kadar. En azından beni etrafımda bir yılda böyle bir anlayış yerleşti.
D.A.:Tüketim odaklı yaşayan ve yaşlanan günümüz toplumunda böyle bir girişimde bulunmak hem bireysel olarak cesaret istiyor hem de çevreden ilginç tepkiler almaya oldukça müsait. Arkadaşlarınız ve ailenizden ne gibi tepkiler alıyorsunuz?
S.H.:Sanırım herkes az çok bu alışveriş çılgınlığının farkında ve kendilerini de bunun bir parçası olarak görüyorlar ki ilk başlarda kararımı paylaştığım herkes çok olumlu tepkiler verip keşke biz de yapabilsek dedi. Bunu diyen insanlar bizim jenerasyon ve daha genç kuşaklar, bir üst jenerasyon içinse alışveriş yapmamak o kadar şaşılası bir şey değil çünkü zaten bizim tüketim alışkanlıklarımıza sahip değiller. Eskiden çok az eşya varmış ve her biri çok değerliymiş o nedenle zaten onların kullanıp atıp yenisini alma alışkanlıkları yok. Ailemden en büyük kınamayı kardeşimin düğünü için yeni kıyafetler almadığım için yaşayacağımı sanıyordum ama tam tersi beni çok desteklediler. Blogumu takip eden hiç tanımadığım insanlardan da bu deneyimden etkilendiklerine ve kendilerinin de artık daha az alışveriş yapacaklarına dair çok güzel yorumlar aldım.
D.A.:Satın almadıkça satın alma isteğinizin de azaldığını söylüyorsunuz. Billboard'larda, sokaklarda ve online/offline medyadaki reklam ve tüketim bombardımanı hiçbir şey satın almadan geçirdiğiniz bir yılın ardından size ne ifade ediyor.
S.H.:Benim almama kararımı tetikleyen zaten biraz da bu reklamlar, bir şeyi ihtiyaç gibi gösteren, onu alırsanız daha güzel daha mutlu olacağınızı vadeden yalanlarla dolu görsel kirlilik. Bunlar bana ne kadar yapay bir hayatın içinde olduğumuzu gösteriyor sadece.
D.A.:Günlük hayat koşuşturmacasında sürekli bir şeyler satın alarak var olan kentli bireylerin gözden kaçırdıkları en temel şey sizce ne?
S.H.: Alınan hiç birşeyin içinizdeki boşluğu doldurmayacağı. O boşluk ne kadar büyükse o kadar çok almak istiyorsunuz ama satın aldığınızda o sizi sadece birkaç saat mutlu ediyor tekrar boşlukla başbaşa kalıyorsunuz. İnsanı mutlu eden şey mal değil, deneyim biriktirmek; iç huzuruyla yaşamın tadına vararak yaşamak. Ayrıca şunu da gözlerinden kaçırıyorlar, bu dünyanın kaynakları sonsuz değil ve bizim tüketimimizin bedelini gelecek nesiller ödeyecek.
D.A.:Avrupa ve Amerika'da satın almama, çöp çıkarmadan yaşama, atıklardan beslenme gibi yöntemler uygulayan bireyleri duyuyoruz ama Türkiye'de bu örnekler pek karşımıza çıkmıyor. İstanbul'da bir şey satın almadan yaşarken spesifik olarak yaşadığınız zorluklar var mı? Türkiye'nin Avrupa ve Amerika'ya göre yeşil ve ekolojik yaşam biçimine kapalı olması sizin önünüze de engeller çıkardı mı?
S.H.: Hayır hiçbir zorluk yaşamadım, samimi olarak bu işe kalkışan kimse de sorun yaşamaz. Evet burada ekolojik bilinç daha az ama bizim de geleneksel bazı alışkanlıklarımız var. Her mahallede ayakkabı tamircisi, terzi var, hâlâ sütçüler var. Paketli ürün istemiyorsak pazarlar, ekolojik pazarlar, aktarlar var; süpermarkete bağlı değiliz. Ayrıca paylaşmayı seven bir topluluğuz. Paylaşım ekonomisi Gezi'den sonra yaygınlaştı, her yerde takaslar düzenleniyor, kimse düzenlemese de on on beş kişi bir araya gelip düzenlenebilir, biz yaptık arkadaşlarla. Bizim aslında daha büyük avantajlarımız var ama bunun değerini bilen insan az. Daha çok eşyaya sahip olmak, işlenmiş gıda tüketmek, hazır olanı, plastik olanı almak, hijyen manyağı olmak yeni neslin kendini daha üst sınıf görmesine neden oluyor herhalde.
D.A.:Bir yıl öncesine kadar düzenli olarak satın alıp kullandığınız fakat aslında alınmasına hiç gerek olmayan, hiçbir işe yaramayan üç şey sayabilir misiniz?
S.H.: Nasıl bir tüketim alışkanlığınız olduğuna bağlı, kullanan için her renge göre deterjan, her uzva göre krem var. Ben zaten çok fazla kozmetik ürün kullanan biri değildim arada bir heveslenip alırdım, biraz kullanıp kenara koyardım. Tamamen bıraktığım ürünler yumuşatıcı, deodorant ve saç kremi. Özellikle yumuşatıcı dünyanın en saçma ürünüymüş, onu yerine elma sirkesi kullanıyorum. Bir de genel olarak her şeyin fazlası gereksiz tabii ki.

D.A.: Satın almama deneyimi mutlaka yaşam alışkanlıklarınızı da etkilemiştir. Bu deneyimi yaşarken daha az çöp üretmeye çalışan bir insana da dönüştüğünüzü görüyoruz. Başka ne gibi konularda gözünüz açıldı ve alışkanlıklarınız değişti bu süreçte?
S.H.: Evet atıklara dikkat ediyorum. Bu iki uçlu bir şey hem doğadan alıyorsunuz hem de ona atığınızı bırakıyorsunuz. Artık ikinci el almaya yerel, ekolojik ya da doğal ürünler kullanmaya çalışacağım. Şimdiki hedefim ise az eşyayla sade yaşamak.

D.A.: 1 yılı başarıyla geride bıraktınız. Bu yıl satın alma konusundaki planlarınız nasıl? Bir yıllık deneyimin ardından bu serüvene nasıl devam etmeyi düşünüyorsunuz? Bu hayat boyu sürecek bir deneyime evrilecek mi? Evrilecekse nasıl olacak? Ekleyip çıkaracağınız kurallar neler olacak?
S.H.: Geçtiğimiz bir yıl içinde ihtiyaçlarımı dahi satın almamıştım, bundan sonra daha öncesine dönüp eskisi gibi alışveriş yapmam imkansız. Belki sadece ihtiyacım olan şeyleri alabilirim ama hep bir farkındalığı korumak gerekiyor, yoksa ihtiyaç denen göreceli birşey. Bir de sadece alışveriş yapmamaya takılıp kalmamak lazım; doğayla, bütün türlerle ve diğer insanlarla ilişkilerde eşitliliğe dayanan daha bütünsel bir bakış açısı geliştirmeli.
D.A.: Ürün satın almama kararınız beslenme alışkanlıklarınızı nasıl etkiledi? Paketli gıdadan uzak durmayı başarabiliyor musunuz? Gıda alışverişlerinizde nelere dikkat ediyorsunuz? Kazandığınız yeni alışkanlıklar var mı?
S.H.: Et yemeyi bıraktım. Bisküvi cips, hazır çorba, pastörize süt- yoğurt, margarin, hazır sos vs gibi işlenmiş gıdaları tüketmiyorum. Evde daha çok yemek yapıyorum.

D.A.: Ütopik de olsa hayalinizdeki ideal yaşamı iki cümleyle anlatabilir misiniz?
S.H.: Sadece tüketim alışkanlıklarıyla böyle bir yaşam kurgulamak biraz eksik kalabilir zira kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada iki cümleyle anlatılmayacak kadar karışık dinamikler var. Kendi küçük yaşamım için daha sade, doğal ve samimi bir yaşam diyebilirim.

Selma Hekim'in blog'u Almadım'ı buradan ziyaret edebilirsiniz".


Arınma Gecesi

YAZAR : Pazartesi, Aralık 07, 2015
Dün gece bir film izledim (hayatım değişmedi:)))).Arınma Gecesi 2. Arınma Gecesi 1'i de izlemiştim. Çok sevilmiş(!) sanırım ki 2'yi çekmişler. Ama  bu filmden ekmek yerler daha, 3,4 gelir gibime geliyor. Film boyunca bir rahatsızlık ve kanalı değiştirip değiştirmeme kararsızlığı yaşadım. Sanki insanoğlunun,yani kendimizin karanlık yönleriyle yüzleşmek gibi. İnsan meleklerden bile daha iyi olabilirken nefsinin elinde şeytanlaşabilir. Ve hayatta kalma içgüdümüz yüzünden  başka insanları kolayca öldürebileceğimiz gerçeğini gösteriyor film.
Konusuna gelirsek ; Amerika'nın yeni kurucuları, suç oranını düşürmek için yılda 1 defa "Arınma Gecesi" adını verdikleri bir gece uygulamasına geçiyorlar. Bu gece de herkes istediğini öldürebilir, istediğini yapabilir ve o gece yapılanlardan dolayı hiç kimse ceza almıyor. 12 saat boyunca cinayet, hırsızlık vb.... tüm suçları işlemek serbest hatta yasal bir hak. Birinci film de çok zengin bir ailenin evine bir evsizin sığınması üzerine olaylar gelişiyordu. Aslında uyarı sinyalinden sonra kimse kapısını açmıyor. Güvenlik önlemleri alınıyor ama evin küçük oğlu evsiz adamın kameraya bakıp yalvarmasına dayanamıyor ve kapıyı açıp içeri alıyor.
Dün gece izlediğim  "Arınma Gecesi 2" filminde de yine bir Arınma Gecesi'nde yaşananlar anlatılıyor. Zengin aileler parasız insanları para karşılığı satın alıp o gece arınmak için kurban ediyorlar ve bu çok normal olarak görülüyor. Bazı uyanıklar da bu zengin ailelere kurban bulup satıyorlar. Yani yine para, para,para.
O gece hiç bir yer güvenli değil ve sokaklarda vahşet, kan . O gece sona erdiğinde her yeri temizleyip normal hayatlarına devam ediyorlar.
Düşünsenize bir adama gıcık oluyorsunuz "arınma gecesi gelsin ben sana gösteririm" diyebiliyorsunuz ve hatta yolunu bulursanız onu öldürebiliyorsunuz. Patronunuz , size kötü davranan amiriniz, kıskandığınız birisi, size yüz vermeyen kadın ve ya erkek. Hepsini kenara yazıp intikam için arınma gecesini bekleyebilirsiniz.

 Sonuç olarak konusu ilginç ve çok çeşitli versiyonlarda işlenebilecek bir film. Gerilmek garantili. Hatta zaman zaman babaannem gibi "kaç kız kaç arkanda" dediğim, çok heyecanlandığım sahneler de oldu. Yoğun rahatsızlık hissinin sebebi de bu filmin gerçek olabilme ihtimalinin çok yüksek olması. Yani bir arınma gecesi yapılma ihtimalinin yüksek olması değil de insanların öyle bir gece olursa yapabileceklerinin filmdeki gibi olma ihtimalinin gerçekliği ürkütücü. Eeee son olarak Terentius'un dediği gibi"ben bir insanım ve insana dair hiç bir şey bana yabancı değildir" cümlesiyle yazımı bitireyim.

Herhangi Birine Aşık Olmak İçin Bunu Yapın

YAZAR : Cumartesi, Aralık 05, 2015
"İnternette sizi yazının içine sokmam için atılan binlerce yalancı başlıktan biri sanmamak elde değil. Kim bu formüle sahip olmayı istemez? Bu başlığı New York Times’ta gördüğüm için ciddiye almak zorunda kaldım. İyi ki de almışım. Başlığın altından şahane bir hikaye ve çok ilginç bir bilimsel araştırma çıktı.

Aşık olacağımız insanı seçemiyoruz. Neden aşık olduğumuzu bilmiyoruz. Bildiğimizi  sandıklarımız nedenler de uyduruk. Ve günün sonunda aşk sürmüyor. Nokta. Sosyal ve bireysel olarak çok ağır bir şekilde koşullanmış yaratıklarız. Bilim dünyasının bir çok mekanizması hakkında en ufak bir fikir sahibi bile olmadığı ama varlığını kabul ettiği bilinç dışı bir mekanizma varoluşu çekip çeviriyor. Bu bilinçdışı mekanizma ile el sıkışıp arkamıza yaslanıp olanları heyecanlı bir macera filmi gibi izleyemediğimizden ıstıraptan ıstıraba koşuyoruz.

Aşık olacağımız insanı manavdan elma seçer gibi seçsek, onun da bize aşık olmasını sağlayabilsek ve bunu da bir ömür boyu sürdürsek ne güzel olurdu. 

Müzik endüstrisi çöker, kitaplığımızdaki romanların büyük kısmı hiç yazılmamış olurdu. Ama olsun. Kitap okuyup müzik dinleyeceğiz diye sürünmenin manası yok.

İster inanın ister inanmayın New York Times’ın makalesi belli ölçülerde yukarıda saydığım sonuçları doğuracak formülü veriyor. Aşık olmanın ve aşık kalmanın bir formülü var. Tabi belirli bir ölçüde. Şahane bir formül ve ben de canı gönülden inanıyorum.

Bundan 20 yıl kadar önce psikolog Arthur Aron birbirini hiç tanımayan iki insanı laboratuvar ortamında aşık etmeyi başarmış. İşin güzel tarafı NYT’daki yazının yazarı da Aron’un formülünü hoşlandığı bir erkekle gittiği ilk yemekte uygulamış ve onlar da kendilerini aşkın kollarında bulmuşlar. 

Aron’un çalışması, birbirini tanımayan bir erkek ve bir kadının bir laboratuvarın iki farklı kapısından içeri girmesi ile başlıyor. Yüz yüze sessizce oturuyorlar ve önlerine konan 36 soruyu sırayla cevaplamaya başlıyorlar.  Soruların sırası önemli çünkü daha genel ve kolay konuşulabilir konulardan, çok kişisel konuşulması zor hatta belki mahrem konulara doğru evriliyor.  “Ünlü olmak ister miydin?”, “En son ne zaman şarkı söyledin?” gibi sorularla başlıyor. “Senin ve partnerinin 3 ortak noktasını söyle”, “En son ne zaman ağladın”, “Annenle ilişkin nasıldı?” gibi sorularla devam ediyor. 

Birbirini henüz tanımış olan kadın ve erkek, 36 soru bittikten sonra tam dört dakika boyunca birbirinin gözlerinin içine sessizce bakıyorlar. 
Hiçbirinin gözünün içine dört dakika boyunca baktınız mı? Ben baktım. Hiç kolay olmadığını söyleyebilirim.  Gündelik hayat içinde bile rahatsız edici uzunlukta göz içine baktığım yönünde söylentiler olan benim için bile. 


Aron’un denekleri 6 ay sonra evleniyor ve düğüne de bütün laboratuvar ekibini çağırıyor. Bu araştırmayı uygulayan NYT yazarı da pek az tanıdığı iş arkadaşına aşık oluyor.

Sokaktan geçen birini çevir, yukarıda saydıklarımı yap aşık olursun garantisi veremiyorum. Ama NYT yazarının bu formülle ilgili önemli bir tespiti var. Bu formül aşka filizlenmesi için verimli bir toprak veriyor. Katılmamak elde değil.

Aron’un 36 sorusu ve 4 dakikalık göz göze bakışması hızlandırılmış bir yakınlık/mahremiyet formülü gibi. Kendinizi normalde bir insanla aylar boyunca, hatta yıllar boyunca, hatta belki de hiçbir zaman konuşmayacağınız konuları bir anda konuşur buluyorsunuz. İki insan arasında güven ve zaman isteyen yumuşak karnını açma, duygularını, zaaflarını, acılarını paylaşma süreci bir anda ve ışık hızı ile gerçekleşiyor. Aron’un 36 sorusu sizi ve karşınızdakini soyuyor. Çırılçıplak bırakıyor.

Takip eden dört dakikalık bakışma ise insanın karşısındakini olduğu gibi görme ve kendisinin olduğun gibi görünme ihtiyacının müthiş bir tatmini.

“Görüldüğümü hissettim” diyor yazar. Yazarken bile tüylerim diken diken oldu. En son ne zaman gerçekten görüldüğünüzü hissettiniz?

İnsanın en büyük ruhsal ihtiyacı kendi kırılganlığını doyasıya yaşamak, ortaya koyabilmek, saklamaya çalışmamak, birileri tarafından o kırılganlıklarla sevilmek... Görülmek... Aynı zamanda da her insanın en büyük korkularından biri.

Ben aşkın bittiğine inanmam. Birbirinin yanında çıplak kalabilen, birbirini gören çiftler her gün daha çok aşık olurlar.

George Orwell güzel söylemiş; “İnsan belki de sevilmekten bile çok anlaşılmak ister”."

Yazı alıntıdır. Orjinalini okumak isterseniz bağlantıyı tıklayın:http://www.hthayat.com/yazarlar/esra-sert/1032672-herhangi-birine-asik-olmak-icin-bunu-yapin

Yavaşlamak-Milan Kundera

YAZAR : Cuma, Aralık 04, 2015
“Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir; bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”
“Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim. Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hala çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”
MİLAN KUNDERA
“Yavaşlık / La lenteur”

Blogger tarafından desteklenmektedir.