Kağıttan Hayatlar

YAZAR : Salı, Mart 23, 2021

 


Kağıttan Hayatlar filmini izledim ve çok etkilendim. Nasıl anlatsam nereden başlasam bilemediğim ve anlatırken spoiler vermenin mümkün olmadığı bir film.
Geçen hafta sonu yürüryüş yapamadığım için trambolinde zıplamaya karar verdim ve trambolinde zıplarken sıkılmamak için herhangi bir şey açayım dedim. Netflix'te Türkiye'de 1 numara yazan Kağıttan Hayatlar filmini izlemeye karar verdim. Bir yandan zıplayıp bir yandan filmi izlerken insanların hangi koşullar altında yaşadıklarını görmek bende sarsıcı bir etki yaptı. Ben zayıflamak için zıplıyordum ama onlar , öteki Türkiye dedikleri yerde yaşayanlar yaşamak için gerekli yiyeceği bulmak için çabalıyorlardı.


Ben filmi çok beğendim ve bazı yerlerinde hüngür hüngür ağladım. Anne babasız olmak, özellikle annesiz olmak bütün insanlları derinden etkileyen ve yaşı kaç olursa olsun bitmeyen bir özlem. "Çocukluğumuz anavatanımızdır" sözünü çok pekiştiren bir film. 
Konusundan biraz bahsedecek olursak     Mehmet kağıt toplayan çocukların başında , onlaın patronudur. Ağır bir böbrek hastasıdır ve zaman zaman kriz geçirmektedir. Nakil sırasındadır ancak sıra ona gelmemiştir ve gelecek gibi de görünmüyordur. 
Bir gün kağıt toplayıcılarının getirdiği bir çöp arabasından bir ses duyar ve bu sesin bir çocuğa ait olduğunu görür. Üvey babası tarafından dövülen çocuğu annesi bir çöp arabasına atarak onun hzyatını kurtarmak , üvey baba eziyetinden kaçmasını sağlamak istemiştir. Öyle mi istemiştir acaba?
Mehmet, Ali ismindeki bu çocuğa sahip çıkar ve evine götürür. Onunla birlikte yaşar ve çocuğun ailesini bulmaya çalışır. 


Daha fazla anlatırsam ipucu vermek kaçınılmaz olacak. Filmin sonundaki Selda Bağcan'ın Ağlama Anne şarkısı hala dilime dolandı ve film biterken ağlama krizine girdim. 
İnsanın çocukluğunda yaşayamadıklarını sonradan telafi etmesinin ne kadar zor olduğunu ama bunu telafi etmediğinde de çok acı çektiğini görüyoruz filmde. Kendine ebeveynlik psikolojide kullanılan bir yöntemdir, film bana bu yöntemi düşündürdü. 
Aslında ne zayıf canlılarız, bir aileye ne çok ihtiyacımız var. Hayatın anlamını sadece köklerimizle bağlarımızla sağlayabiliyoruz. 
Bir yandan da sokağa atılan çocuklar için neden bir şey yapılmıyor diye sorguluyor insan. Nasıl yardım edebiliriz onlara diye düşünüyor. Ah nasıl sevgiye hasret , erken yaşta büyümek zorunda kalmış masum yürekler. 
İzlemenizi tavsiye ederim. Anne babamızın, hayatımızın değerini ve önemini de hatırlatan bir filmdi. Ne söylesem az kalır sanki duygularımı çok tetikleyen bir film oldu. 


Kimse Sana Karşı Değil kitabımın İmza Günü ve Söyleşi

YAZAR : Pazar, Mart 21, 2021

Sevgili arkadaşlarım 20 Mart Cumartesi günü  benim için mini bir imza günü düzenledi. Kitabımdan, kitaplardan ve yazmaktan konuştuk . Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak İçin neler yapabiliriz? Sadece kitap okuyarak örnek olabilir miyiz? Kitabı sevdirmek için neler yapabiliriz? Kitap okumak bizim hayatımıza neler kattı? gibi konuları da konuştuk.

Sosyal mesafeli bir toplantı oldu ve böyle buluşmaları çok özlediğimizi fark ettik. Pandemi bitse de yeni mekanımız @sapiensyayinlari nın kitap kahve kültür evinde daha çok etkinlikler yapsak 🙏🙏

 


Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun

YAZAR : Pazartesi, Mart 08, 2021

"Kadınım ben. Minicik yüreğimde dünyayı taşıyan,

Elleri hamur kokan, kırılgan,alıngan, gözyaşları

İçinde gizli, biraz çocuk, biraz anne,biraz deli.

Aşkın her hali, tutkulu, düşbaz, haylaz bir kadınım

Ben. İncitmeyin beni, giydiğim fistanlar bile çiçekli.

BEDENİMİN NE ÖNEMİ VAR Kİ? BENİM HAZİNELERİM YÜREĞİMDE GİZLİ......"

CAN YÜCEL



Türkiye'nin İlk Kadın Başbakanı


İlk Kadın Milletvekili



İlk Kadın Avukat

İlk Kadın Doktor


İlk Güzellik Kraliçesi


Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun. Bugün aklıma ilkler geldi. Kimbilir ne zor olmuştur onlar için. Ama iyi ki cesaret etmişler, iyi ki biz de varız demişler. Minettarız. 

"Kadın insandır, erkek insanoğlu" Neşet Ertaş



BEDEN ASLA YALAN SÖYLEMEZ

YAZAR : Perşembe, Mart 04, 2021

 


Kitap kulübümüzün şubat ayı kitabı Beden Asla Yalan Söylemez - Alice Miller.
Yazarın okuduğum ilk kitabı. İnstagramda da kitaptan bahsederken çok sert bulduğumu yazmıştım.
"Üstünü örttüğümüz her şeyin altında kalırız" kitabın kapağında ki yazı. Bastırdığımız duyguların bedenimizi hasta ettiğini hatta ölüme ve intihara sürüklediğini anlatıyor.Dünyaca ünlü yazarla Dostoyeski, Çehov, Kafka , Nietzche ve Virgina Woolf!un hayatlarından örnekler vererek çocukken yaşanan travmaların yetişkin olduğumuzda bile bizi nasıl etkilediğiden bahsediyor.
Alice Miller yıllarca klasik psikoterapi ile terapiler yapmış ancak psikoterapinin anne babanın tarafını tuttuğunu çocuğu önemsemediğini düşünerek bir keşif yapmış ve psikoterapi ekolünden ayrılmış. 
Diğer psikoloji kitaplarının tam tersine çocukken yaşadığımız travmalar için geçmişi ve ebeveynlerimizi affetmenin iyileşmek için işe yaramayacağını sadece onlara olan kızgınlığımızzı kabul eder yüzleşirsek iyileşeceğimizi savunuyor. 
Kitapta çok sık 4. emirden bahsediliyor ancak yahudiliğin 10 emriyle bütün din ve ahlak kurallarını kast ettiğini söylüyor. 
Mevcut pedogojiden zehirli pedogoji diye bahsediyor. Her anne babanın çocuğuna gerek ilgisizlikle, gerekse duygularını yok sayarak tacizde bulunduğunu ya da travma yaşadığını anlatıyor. 
Çocuklukta yaşanmış travmaları kabul edip yüzleşerek  bir "aydınlanmış tanığa" bunları anlatmanın tek şifa yöntemi olduğunu savunuyor.
Kitabı okurken kendi ailemi ve anneliğimi sorguladım. Ancak aklıma Maslow'un söylediği "Anne babaya kızmanın da bir miadı vardır" sözü geldi. Bu ekolden kitaplar okurken bu cümle gelir hep aklıma. Tamam o zamanlar çocuktun ama artık yetişkinsin kendini iyileştirmeyi seçebilirsin diye düşünürüm. Ömür boyunca birirlerini suçlayıp kurban rolü oynamaktansa durumu kabullenip iyileşmeyi seçebiliriz. 
Kitap bölümlere ayrılmış. Ama her bölümde farklı hikayelerle hep aynı şeyler çok tekrar edilmiş. En çok etkilendiğim hikayelerden biri Annenin Sevgisiyle Boğulmak" - Marcel Prost'un bir sözü ; "Seni mutsuz edip bu atakları yaşamamak yerine atakları geçirmeyi ve seni mutlu etmeyi tercih ederim" annesine yazdığı mektuptan yazdığı bir cümle. 

50 METREKARE

YAZAR : Pazartesi, Şubat 15, 2021

 


Netflix'in yeni dizisi 50 Metrekare'yi izlemeyi  2 akşam da bitirdik. Hem sürükleyici hem de 8 bölümden oluşuyor. Diziyle ilgili karışık duygular içerisindeyim. Bir yandan takdir ederken bir yandan da çok fazla şiddet içeriyor olmasını kınıyorum. Çok sıradan bir şeymiş gibi adam öldürüyorlar ve hep başroldekilere hak veriyorsunuz. Ve bence bu çok tehlikeli.
Konusu kısaca şöyle ; Gölge başrol karakterin adı. Gerçek adını bilmediği için kendisi de çevresindekiler de ona Gölge diyorlar. Gölge çok küçük bir çocukken Servet Bey adında bir mafya babası onu evlat ediniyor. Büyüyünce onu kirli işlerini hallettirmek için kullanıyor. Ancak Gölge'nin hayattaki tek amacı ailesini bulmak ya da onlara ne olduğunu öğrenmek. Çünkü geçmişini hatırlamıyor. Aklında sadece kanlı sahneler var. 
İlk bölümlerde ailesini bulmak için bir adamla buluşmasıyla hayatı birden bire değişiyor. Lüks yüzme havuzlu bir evde yaşarken 50 metrekare bir iş yerinde yaşamak zorunda kalıyor. Daha fazla spoiler vermeyeyim.


Dizi de çocukları yaşadıkları çevre şekillendirir mesajı vurgulanıyor ve katil bile olsan ilgiye, sevgiye, ait olmaya ihtiyacın vardır deniyor.  İnsanlara güveni olmayan bir katilin kalbini yumuşatan insanlar , saf ve temiz kalmayı başarabilmiş dürüst insanlar Gölge'yi dönüştürüyor. Duygularından bihaber olan ve kimseyi sevmeyen Gölge bu insanların arasında kendini çok iyi hissediyor. 
Hepimizin inanmaya , sevmeye, sevilmeye ve ait olmaya ihiyacı vardır. Bu çok güzel vurgulanmış. En katı kalpler bile sevgiye kayıtsız kalamaz. Ve aile ait olma ihtiyacımızın karşılandığı yerdir.
Dizide çok farklı karakterler üzerinden hayat, duygular ve ilişkiler işlenmiş. Mesela Civan karakteri ezilenlerin biraz güç sahibi olduğunda ne kadar acımasızlaşabileceğini çok güzel anlatıyor. Ezilenlerin hırsı ve intikamı herkesten daha fazla oluyor. 
İnsan analizlerini çok iyi bulduğumu ve oyuncuların rollerinin hakkını verdiğini söyleyebilirim. Kadrosu iyi olan bir dizi. 
Bitiş şeklini düşünürsek devamı gelecek. Çünkü insanı merakta bırakan bir sonla bitiyor. Ve sanki ölümün mutlak son olduğu bu dünyada hırsın, paranın pulun önemi yok diyor dizi. Yani en azından bende böyle bir izlenim bıraktı.
Diziyi öneririm. En beğendiğim bölümlerden biri aynayla konuşma sahneleriydi. Kendinle yüzleşmenin hem ne kadar zor hem de ne kadar rahatlatıcı olduğunu güzel vurgulamışlar. 
"Bir ağaç dik kim sulayacak deme, mutlaka seninle birisi sular, iki kişi olduk bile" sahnesi de  beğendiğim bölümlerden. Sen iyi niyetle yola çık senin gibi iyi niyetlilerle yolun kesişir.
Mesajları güzel ama anlatırken ki yolları beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Aslında belki de hayatın gerçekleri diyebilirsiniz. Ben dizide ki kötü insanların o kadar kötü olabileceklerine inanmak istemediğim için böyle düşünüyor olabilirim.

Blogger tarafından desteklenmektedir.