SENİN OLMAYANI SAHİPLENMEK

YAZAR : Cuma, Kasım 06, 2015
Bu haberi görünce paylaşmadan geçemedim. Mesaj çok güzel ve verme şekli çok çarpıcı.

SENİN OLMAYANI SAHİPLENMEK!!!


'Milyonluk Arabamı Öbür Dünyada da Sürmek İçin Mezara Gömeceğim' Diyor Ama Aslında Amacı Bambaşka
Thane Chiquinho Scarpa, Brezilyalı zengin bir işadamı. Sosyal medyada yaptığı ilginç bir duyuruyla geniş kitlelerce tanınır hale geliyor. Scarpa, duyurusunda milyon Dolarlık Bentley arabasını bir mezar açıp gömeceğini belirtiyor. Mısır firavunlarına özendiğini, öbür dünyada da Bentley'ini kullanabilmek için böyle yaptığını söylüyor.
Bunun için tarih de veriyor ve medyayı malikanesine davet ediyor. Hatta bununla da yetinmeyip bizzat mezar kazdığı fotoğrafları da sosyal medyada paylaşıyor.
Tahmin edeceğiniz gibi bu adama sosyal medyadan oldukça sert ve olumsuz tepkiler geliyor. Birçokları tarafından deli olmakla itham edilen Scarpa'ya arabasını hayır kurumlarına bağışlaması için de çağrıda bulunuluyor.
Scarpa bu eleştirilerden hiç etkilenmiyor ve baskılara rağmen töreni iptal etmiyor.Söylediği günde kalabalık bir gazeteci grubunun önünde tören başlıyor.


Araba mezara indirilir ve fotoğraflar çekilirken bir anda töreni durduruyor ve şu muhteşem konuşmayı yapıyor:
Milyon Dolarlık Bentley'imi gömeceğimi söylediğim için beni kınadınız. Halbuki birçok insan benim bu arabamdan çok değerli birşeyi sürekli toprağa gömüyorlar. Kalpler, karaciğerler, akciğerler, gözler ve böbrekler toprağa gömülüyor. Bu aptalca. Dışarıda organ nakli bekleyen o kadar çok insan varken bu sağlıklı organları gömüyoruz. Bu dünyadaki en büyük israf. Bentley'im bununla karşılaştırıldığında hiçbirşey. Bir organdan daha değerli hiçbirşey yok, çünkü insan hayatından daha değerli birşey yok. Burada organlarımı bağışladığımı şu an resmen açıklıyorum.
Peki bu "çılgınca" şey bir işe yarıyor mu? Bir ay içinde organ bağışları tam tamına %31,5 artıyor! Bu çılgın adamı alkışlıyoruz"

Alışkanlıklarımızı Değiştirme Yolları

YAZAR : Çarşamba, Kasım 04, 2015
Alışkanlıklarımızı Değiştirme Yolları
Neden alışkanlıklarımızı değiştirmek isteriz? Bize zarar verdiği için. Sıkıntı yaşadığımız için. Yani bir davranış artık bizi rahatsız etmeye başladığında değiştirmemiz gerektiğini düşünmeye başlarız. Peki neden bu kadar  zordur bu alışkanlıklardan vazgeçmek? Uzman Psikolog Barlas Günay'ın bu konuda ki yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle. Kötü alışkanlıklarımızdan kurtulabilmemiz dileğiyle......
"En sık karşılaştığımız sorulardan, sorunlardan bazıları: Sigarayı bırakmak, kilo vermek, düzenli uyumak, spor yapmak, harcamaları azaltmak, alkolü kesmek, kendine güvenli olmak, öfkeyle başa çıkmak... ve daha bunlar gibi birçok kişinin devamlı gündeminde olan zararlı davranışları değiştirmek neden bu kadar zor? Neden insanlar bu uğraşlara defalarca girip, yıllarca uğraşıp hep başladıkları noktaya dönüyorlar? Neden bu değişikliklerin hiçbiri kalıcı olamıyor?
Cevabını sigarayı bırakmayı örnek olarak ele alarak biraz açıklamaya çalışayım. Öncelikle, sadece 'sigara içmemeye çalışarak' sigarayı asla tamamen bırakamazsınız, sigarayı ancak zamanla sigaraya artık ihtiyaç duymayan yapıda bir insan haline gelerek birakabilrsiniz... Çünkü, insan beyni, insan zihni, insanın vücuduyla, yaşam stiliyle ve yaşama bakışıyla 'BİR'dir; insan karmaşık, komplike, ve birçok katmanı olan son derece gelişmiş bir canlıdır. Sigara içme davranışı ise bu yapının yani bu beden/zihin/yaşam stili/yaşama bakış karışımının yan ürünlerinden, yansımalarından, sonuçlarından sadece birisidir. Sigara içme davranışının (ya da benzer bütün zararlı alışkanlıkların) kişinin bu yapısının içinde kendisine göre bir anlamı, bir işlevi, bir görevi vardır. Bunun için, bütün yapıyı tamamen değiştirmeden o yapının sonucu olan bir davranışın değişmesini beklemek ise, düpedüz hayalperestliktir...
Kişi benliğinin, hayatının tümüne değil de, sadece sigara içme davranışına yoğunlaşırsa bırakma çabaları mekanik, kuru, anlamsız, ve zamanla imkansız hale gelecektir. Kişi kendisine 'sigara içme!' dedikçe o davranıştan kurtulamayacaktır, çünkü asıl sorun yüzeyde görünen sigara içme davranışı değil, kişiyi sigaraya muhtaç kılan onun altında yatan yapısıdır. İnsan bir hedefe ulaşmak istiyorsa, sadece o hedefe ulaşmasına yardımcı olacak davranışları tekrar tekrar yapmaya çalışmanın ötesinde, o hedefe ulaşabilecek yapıda bir insan haline gelmelidir. İşte bu yüzden sadece sigara içmemeye çalışmak, yemek yememeye çalışmak, öfkelenmemeye çalışmak, vs... çabaları hep yetersiz kalmaktadır. İnsan sigarayı bırakmak istiyorsa, sigara içmeme davranışında bulunmanın ötesinde SİGARAYA ZATEN HİÇ İHTİYAÇ DUYMAYAN BİR İNSAN HALİNE GELMEYE ÇALIŞMALIDIR. Ve kendisine sormalıdır; Peki hangi yapıdaki insanlar sigaraya ihtiyaç duymazlar? Kendisiyle barışık olan, duygularıyla sağlıklı şekilde baş edebilen, sağlıklı yaşayan, strese kapılmayan, spor yapan, arkadaşları da sigara içmeyen, çok alkol almayan, düzenli yaşayan insanlar... hedef bu yapıya ulaşmak olmalıdır, sadece ve sadece 'sigarayı birakmak' değil... Aynı şekilde, mesela kilo verme konusunda da, geç yatan, spor yapmayan, devamlı stres yaşayan, kendisiyle dürüst ve barışık olmayan bir insan halinde kaldığınız sürece, istediğiniz kadar kalori sayın, istediğiniz kadar 'kibrit kutusu kadar peynir' yiyin, kilo veremezsiniz... Verseniz de hemen alırsınız... Çünkü asıl sorun kilonuz değildir, sizi kilolu yapan yaşam stilinizdir, kişilik yapınızdır.
Görüldüğü gibi, zararlı alışkanlıklardan kurtulmak, salt olarak o davranışları hedefleyip ısrarlı ve mekanik bir şekilde o davranışları 'yapmamaya' çalışarak olabilecek bir şey değildir. Kişinin o zararlı davranış etrafındaki hayatını masaya yatırması, ve o zararlı davranışa artık ihtiyaç duymayacak şekilde yaşam stilini, hayat düzenini, ve belki de arkadaş çevresini bile değiştirmesi gerekecektir. Siz bir insan olarak son derece gelişmiş, çok katmanlı, ve eşsiz bir canlısınız. Böyle değilmiş gibi yaptığınızda, kendinizi basite indirgediğinizde kendinize haksızlık etmiş olursunuz. Ve beyin haksızlığı hiç sevmez, inadına direnir... Hepinize mutlu pazarlar...." Uzm. Psikolog Barlas GÜNAY

Zumba Fitness

YAZAR : Salı, Kasım 03, 2015


Merhabalar

 
Spor salonuna gittiğimi daha önce anlatmıştım ya. Salonda ki grup derslerini sırayla deniyorum ve en hoşuma giden zumba oldu. Aslında ben pilates dersinden çıkıyordum. 10 dakika sonrası zumba dersi başlayacağından zumba hocası gelmişti. Bana "katılmayacak mısınız?" diye sordu. Öyle şirin şirin sordu ki "katılayım o zaman" dedim. Bu arada kendisi çok güzeldi. Güzel insanlara hayır diyememek gibi bir eğilimimiz var tüm insanlar olarak. O yüzden satış işlerinde hep güzel kızları ve yakışıklı erkekleri çalıştırırlar. Zaten de zumbayı merak ediyordum. Neyse katıldım. İlk ders olduğu için biraz acemilik yaşadım ama benim evde kızımla, youtube videolarıyla çok zumba yapmışlığım vardır. Onun için çok ta uzak değildi bana. Hareketleri falan zorlanmadan yaptım, sadece ritim tutturmak konusunda biraz uyum sağlayamadım.
Ama tek kelimeyle bayıldığımı söyleyebilirim. Ders esnasında çok eğlendim ama özellikle ders bittiğinde sanki ruhum hafiflemişti. Montaigne'in "Denemeler" kitabında "canı sıkılan ev hanımı kalkıp evi süpürsün" diyor ya , yani hareket etsin sıkıntısı geçer. Endorfin(mutluluk hormonu) salgılar, rahatlar, hafifler demek istiyor. Aynen öyle oldu. Hatta benim biraz abartma huyum vardır. Kaptırır giderim. Mesela "ben dansçı olmalıymışım" dedim dans ederken. Kendimi çok iyi hissediyorum dans ederken ki hep yaptığım şeydir aslında. Moralim bozukken, kös kös otururken kalkar dans ederim. Hatta çocuklarda öğrendiler , kös kös oturduğumuzu fark edip "aaaa oturmaya mı geldik" derler. Ya da amigo olmalıymışım "haydi eller havaya" diye motive eden :) Neyse hepsi var netekim bende:)
Konudan gene uzaklaştım ama yakaladım kendimi konuya geliyorum. Ay burada bir şey anlatmalıyım kafanız allak bullak oldu ama benim anlatım tarzım bu ne yapayım:) Üniversite de arkadaşlarıma bir olayı anlatmaya başlardım. Mesela "Ayşe diye bir arkadaşım var. Ayşe bir gün arkadaşı bilmem kimle kavga etmiş , yolda hızlı hızlı yürürken Koton mağazasına girmiş( aaaa bu arada kızlar Koton'da indirim var bir tane bluz aldım kırmızı ama mavi mi alsaydım karar veremedim bla bla......) "Sonra  Ayşe Koton mağazasında sevgilisini sarı saçlı bir kızla konuşurken görmüş" (sarı dedim de aklıma geldi saçlarımın uçlarına sarı gölge yaptırayım mı ne dersiniz? vs...vs...vs....) En sonunda arkadaşlarım isyan ederlerdi "anlatmaya başladığında Ayşe'ye ne olduğunu hiç merak etmiyorduk ama şimdi çok merak ediyoruz ne olur konuya gel ne oldu Ayşe'ye" derlerdi. Tamam tamam sizi de duyuyorum geldim zumba'ya. 
Zumba Shakira'nın kliplerinde ettiği dans şekli. Yani oryantal var, hip hop var, bir sürü dansın karışımı bir dans-spor şekli. 90'lı yıllarda Alberto "Beta" Perez tarafından Kolombiya'da uygulanmaya başlamış. Hatta bir sitede aerobik dersine giderken aerobik müzikleri kasetini unutması üzerine arabasında ki latin müziklerini kullanmak zorunda kalmasıyla bulduğu dans-spor karışımı olduğunu okudum. Sonra buna lisans almışlar. Dans figürleri ve spor hareketlerinin birleştirilmiş hali yani. Yalnız zumba ile zayflayan çok kişi varmış. Çünkü yaklaşık 45-50 dakika süren bir ders sonunda 500 kalori civarı yakılıyormuş. Günde 3 kilo verdirdiğini idda edenler de var ama çok inandırıcı değil bence.Faydaları listesinde "yaşam enerjinizi arttırır, strese iyi gelir, kalbi korur,zayıflatır,sıkılaştırır"diyor.

 Demem o ki çok faydalı yapın bence:)

Öğrendim ki

YAZAR : Pazartesi, Kasım 02, 2015
Öğrendim ki;
*Hiç kimseyi değiştiremezsin , sadece kendini değiştirebilirsin. Ama işte burada bir büyü oluyor. Kendini değiştirdiğinde, değiştirmek istediğin kişiyi değiştirebiliyorsun. Hem de ona hiç bir şey söylemene gerek dahi kalmadan. Zaten söylemek, eleştirmek, yargılamak hiç bir işe yaramıyor. Öyleyse niye yapıyoruz?  kendi egomuzu tatmin etmek için mi? "Ohhh söyledim rahatladım" demek için mi? O an rahatlarsın belki gerçekten ama o baldan tatlı öfke geçince vicdan hiç rahat bırakmaz ki seni. 
Öğrendim ki; 
*Eğer bir insan ahlaken yanlış bir şey yapıyorsa kendince çok mantıklı bir açıklama buluyor buna. Yani "minareyi çalan kılıfını hazırlıyor" önceden. Herkesin bir bahanesi var yaptıkları için. Hararetle savundukları. Bazen düşünüyorum bu bahaneye gerçekten inanıyorlar mı? Yoksa aslında içten içe yanlış olduğunu biliyorlar mı? Nerden mi biliyorum bunu? Tabi ki kendimden:) 
Öğrendim ki;
*Herkesin önemsenmeye ihtiyacı var. Sadece gülümsemek bile bazı insanları mutlu etmeye yetiyor. Önemsenme ve takdir edilmek en en en büyük ihtiyacımız. Ve bunu karşımızdakine hissettirmenin aslında çok kolay olduğunu öğrendim. Gözlerinin içine bakıp samimi bir ilgiyle onu dinlemek ve anlayışla bakmak. Bakarken de seni olduğun gibi kabul ediyorum" mesajını vermek. Bir deneyin bak. Sonuçlara inanamazsınız.
Öğrendim ki;
*"Bir şey varsa vardır, yoksa yoktur" . Bu ne mi demek? Birini seviyorsan seviyorsundur, sevmiyorsan sevmiyorsundur. Ya da bir şeyi istiyorsan istiyorsun, istemiyorsan istemiyorsundur. Örnekler çoğaltılabilir. Yani zorlama , deneme falan olmuyor.

Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri-Doğan Cüceloğlu

YAZAR : Pazartesi, Kasım 02, 2015

BİR ÖĞRENCİMİN BANA ÖĞRETTİKLERİ…

dogan cuceloglu bir öğrencinin bana öğrettikleri
Kaliforniya’da Long Beachşehrindeki Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini ayılar yer” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
“Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
“Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini”
“Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, “O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim” dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, “Sen benim kahramanımsın” duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
“Nasıl yani?” dedim.
“Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi
akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.”
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu “ayı” olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. “Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,” dedi ve iki gün sonra, “Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,” dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, “O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,” dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık. Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. “Evet” yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. “Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz”, dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George’a “Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!” dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, “Tabii, onlar küçük insanlar!” yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14’te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ‘Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.
Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.
Sally’e sordum: “Baban seninle randevulaşır mıydı?”
“Evet”, dedi, “yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, “Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!”. Gülümseyerek, “Nereden biliyorsun?” diye sordum.
“Biz Frank’le konuştuk” diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne yapabilirim?’ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı alır ve çocuğun CAN’ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık biriyim!’ diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır
Yazan: Doğan Cüceloğlu
Blogger tarafından desteklenmektedir.